İMZA KAMPANYASI

Notalar ve Sözler - Bölüm 3

Bölüm 1 için tıklayın & Bölüm 2 için tıklayın

Not: Bu hikayede gerçek kişi ve mekan isimleri geçmesine rağmen yazılan “karakterler dahil, her şey tamamen” hayal ürünüdür. Bu yüzden, lütfen SAKIN ciddiye almayın, İSMİ GEÇENLERE DÜŞMAN OLMAYIN ve sadece eğlenin. Bir de okurken aklınızdan çıkarmayın, hikayeyi 1. ağızdan yazma sebebim: FİLİZ sensin sevgili okuyucu. Sen bu hikayenin kahramanısın :)
 


Bölüm 3 - 3 -

Gecenin bir yarısı karanlık odamda ter içinde uyandım. Sanırım kabus görmüştüm, ama ne olduğunu hatırlamıyordum. Kabus olduğuna göre kesin o ukala Jonghyunu görmüş olmalıydım. Kolumla alnımı kurulayarak yataktan kalktım. Mutfağa giderek kendime bir bardak süt koydum.

ıkları yakmadan oturma odasına gittim ve kafamı dağıtması için televizyonu açtım. Farklı bir ülkede daha önce hiç görmediğim programları, hatta reklamları izlemek bile ne kadar eğlenceliydi. Kanalları hızlıca dolaşırken bir eğlence programının tekrarını görüp durdum. Sütümü bitirmiş, koltuğa uzanmıştım. Gözlerim yavaş yavaş tekrar kapanmaya başlamıştı. Programda kadife gibi bir ses çok güzel bir şarkıyı söylemeye başlamıştı. Gözlerim kapalı huzurla şarkıyı dinliyordum. Duyduğum en etkileyici ses olmalı, diye düşündüm. 

-“Aşkım. Haykırsam bile duymayan aşkım. Özlediğim aşkım…”


Söyleyeni görmek için gözlerimi araladığımda ekranda gördüğüm yüzle yerimden fırladım. Gözleri kapalı şarkıyı söyleyen “o”ydu. Parmağımı ekrana doğru uzatmıştım.

-Ama bu… Ama bu…

Kekelememe son vererek koltuğa kendimi yavaşça bıraktım. Jonghyun denen o ukalanın bu kadar etkileyici ve duygulu bir sese sahip olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Şarkının sonunu beklemeden televizyonu kapattım. Bir süre boş boş karanlık ekrana baktım. Demek o da şirketteki şarkıcılardan biriydi. Her yerde karşıma çıkması ne garipti.
 **

Beni iş yerinde farklı bir bölüme almışlardı. Sanırım şirketi öğrenmem için sık sık yerimi değiştireceklerdi. Bulunduğum bölüm harıl harıl öğleden sonra yapılacak toplantıya hazırlıkla meşguldü. Bana da düzenlemem için birkaç dosya vermişlerdi.


Öğle arasında kafeteryada yemeğimi bitirdikten sonra biraz yalnız kalabilmek için arkadaşlarımdan ayrıldım. Binayı hala doğru düzgün gezememiştim. Burada müzik dinleyerek kendimle baş başa kalabileceğim bir yer bulmalıydım. Aklıma çatı katı geldi. Asansörün en son düğmesine basarak yukarı çıktım. Etrafa bakındım. Çatı katı çok büyük değildi. Birkaç saksı bitki, köşede üstü sarmaşıkla kapalı ufak bir kamelya, kenarda duvardan dönünce oturmak için başka bir bank daha vardı. Devamı aşağıya inen merdivenlerdi.

Benim için kimsenin olmaması yeterliydi. Oturmak için kamelya yerine bankı seçtim. Ipodumun kulaklıklarını taktım. Müziği dinlerken bacaklarımı yukarı çekip, başımı arkaya yaslayarak gökyüzünü izlemeye başladım. Müzik benim için her şeydi. Nerde ve ne durumda olursam olayım bana her zaman güç ve huzur veren sevdiğim müzikleri dinlemem olmuştu. Şu anda da her zamanki gibi günün stresini üstümden atmamı sağlamıştı. Kendi kendime gülümseyerek gözlerimi kapattım.

Üstüme düşen gölgeyi hissedince irkilerek gözlerimi açtım. Arkadan gelen güneş karşımdaki kişinin yüzünü seçmemi engelliyordu.

-Özür dilerim. Seni korkutmak istememiştim.

Ellerimi gözüme siper ederek yüzünü görmeye çalıştım.

-Oturabilir miyim?

Evet anlamında başımı salladım. Bankın diğer ucuna oturdu. Yüzünü artık görebiliyordum.  O gün Yonghwa’nın yanındakilerden biriydi. O gün… Bir anda gazozu Yonghwa’nın tişörtüne püskürtmem aklıma geldi ve gene kıpkırmızı oldum. Hissetmiş gibi bana gülümseyerek baktı.

-O olayla ilgili üzülmene gerek yok.  Yonghwa hyung hiç kızmadı. Hatta sonrasında seninle ilgili konuşurken oldukça eğlendik. Yani, yanlış anlama dalga geçmek olarak değil. Şirkette şimdiden birçok insana kendini sevdirmişsin anlaşılan. Seninle ilgili çok fazla şey duydum. Jonghyun hyungla da tanışmışsınız.

Jonghyun’un adı geçer geçmez, sinirlenmiş olmama rağmen son konuşmamız aklıma geldiği için kızararak başımı önüme eğdim.

-Açıkçası burda tanışmaktan hoşlanmadığım tek kişi o. Her zaman böyle ukala mıdır?

-Aslında çok iyi biridir. Ama son zamanlarda yeni bir şarkı üstünde çalışıyor ve onu biraz zorladığı için canı sıkkın sanırım. Pek anlatmaz. Böyle anlarından birine denk gelmiş olabilirsin. Gerçekten çok iyi ve nazik biridir.

Şaşkınlıkla yüzüne baktım ve omuzlarımı silktim. O ve nazik olmak. Bugün duyduğum en komik şey bu olmalıydı.

-Hala tanışmadık.

Gülümseyerek bana baktı. Bu ne kadar güzel bir gülümsemeydi!

-Adım Minhyuk. CNBLUE grubunun bateristiyim. O gün şey yaptığın, yani gördüğün Yonghwa hyung grubun lideri, vokali ve gitaristidir. Harika bir liderdir. Yine yanımızda gördüğün uzuuun (burayı oldukça uzatarak ve gülerek söyledi) boylu olan Jungshin. Grubun bas gitaristi. Çok eğlenceli biridir. Ama bu ününü sana kaptıracak gibi görünüyor.

Gene gülerek bana baktı. Kızarmıştım.

-Jonghyun hyung’sa…

Suratımı astım.

-Onu anlatmana gerek yok. Kendi tecrübelerimden tanıyorum zaten.

Minhyuk grubunu anlatırken ne kadar gururlu ve gözleri ışıl ışıldı. Hepsini çok seviyor olmalıydı.

-Senin adın nedir?

-Adım Filiz. Türkiye’deki şirketim, kendi isteğim üzerine beni buradaki ortak şirketimiz FNCye transfer etti. Aslında Japonyayı çok merak ediyordum. Ama Koreyi de çok seviyorum. Buraya geldiğim için çok mutluyum.

Minhyuk Japonya lafını duyunca tekrar gözleri parladı.

-Çok yakında Japonya’da konserlerimiz olacak. Mutlaka görevli ekiple sen de gelmelisin. Japonya harika bir yerdir!

Ne kadar arkadaş canlısıydı. Yanında rahat etmemek mümkün değildi. Gülümsedim.

-Burada yeni olduğum için gelebileceğimi sanmıyorum. Ama bir fırsat yakalarsam mutlaka sizinle geleceğim.

Birbirimize gülümseyerek baktık.

-CNBLUE ne tarz bir grup? Şarkılarınızı henüz hiç dinlemedim.

-Çok açık sözlüsün değil mi?

Gülümsedi.

-Şu an toplantıya katılmam gerekiyor. Ama bir sonraki sefere sana dinleteceğime söz veriyorum.

Kapıya doğru ilerlerken arkasından baktım. Bu kadar tatlı arkadaşlara rağmen Jonghyun nasıl böyle biri olmuştu, inanılmazdı. Her gün ona katlanmak zorunda olmaları ne acıydı.

Saatime bakınca düşüncelerimden sıyrılıp toplantıya yetişmek için koştum.

**

Dosyaları toplantı odasına dağıtmak için içeri girdiğimde CNBLUE grubu çoktan gelmişti. Yonghwayı görünce yaptığım şey aklıma geldi ve tekrar özür dileme ihtiyacı hissettim.

-Ondan özür dilemene gerek yok. Asıl Jungshin’den özür dilemelisin. Tişört onundu ve en sevdiklerinden biriydi.

Jonghyun bana bakmak için başını kaldırma gereği bile duymadan telefonuyla oynamaya devam ederek bunları söylemişti. Bu çocuğun kareliden başka gömleği yok muydu?

Tam bir şeyler söylemek üzereydim ki Jungshin araya girdi.

-Hyung, ona neden böyle davranıyorsun?

Gülümseyerek bana döndü.

-Onu önemseme, hep düşünmeden konuşur. Önemli değil,  o günü unutalım, olur mu?

Jonghyun’un acımasız konuşmasını sona erdirdiği için gülümsemesine gülümsemeyle karşılık verdim ve uzatmamak için başımı salladım. Bu sırada kapıdan Jonghoon girdi. Heyecanımı kimseye belli etmemeye çalışsam da gözümü ondan alamıyordum.

Ama yanındaki kimdi? Küçük sevimli yüzü, beyaz kıyafetleri ve uzun, dalgalı saçlarıyla göz alıcı görünüyordu. Jonghoon dünyada sanki sadece o varmış gibi büyülenmiş gözlerle onunla konuşuyordu. 

Yanında durduğum Jonghyun belli belirsiz bir fısıltıyla kendi kendine kızın adını söyledi.

-Chanmi…

Dönüp ona baktım. Telefonuyla oynamayı bırakmış; gözleri Chanmi ve Jonghoon’daydı. Kendisine baktığımı fark etmemişti bile.

Bir anda kalbimi acıtan gerçeğin farkına vardım. Jonghoon Chanmi’den hoşlanıyordu.

Ve anlaşılan Jonghyun da.

Gözlerini kısmış, yumruklarını sıkarak onları izleyen Jonghyun’a baktım ve ilk defa onu kendime yakın hissettim.


Jonghyun… Biz benzer kaderi paylaşan iki kaybedeniz, değil mi?

1 yorum:

haha acimasiz gercekler, kadere bak sen :D

Yorum Gönderme