İMZA KAMPANYASI

BAŞLANGIÇ - BÖLÜM 2

~Bölüm 2~


***
Binanın en kenarına geldiklerinde gidecek yerleri de kalmamıştı. Adamlar az önce çatıya çıktıkları merdivenin başında göründü. Kapana kısılmışlardı. Silahları varsa dövüşmek için şansları bile olmayabilirdi. Her şey buraya kadardı. 
***


-Guurrrrrkkkkkk!

Ezgi elini karnına koyarak, sokakta kalmış kedi yavrusuna benzer bir bakışla Jonghyun’a baktı. Jonghyun kahkaha attı.

-Anlaşıldı. Eczaneden sonra bir restorana gidiyoruz. Öğleni çoktan geçti zaten. Ben de acıktım.

-Omzuna da baktırmalı mıyız?

Ezgi, ona vurduğu için hala kendini suçlu hissediyordu.

-Gerek yok, iyiyim. Ama elin gerçekten ağırmış, diyerek Jonghyun gülümsedi. Ezgi’nin kendisini suçlu hissettiği için onunla geldiğini düşünüyordu ve merakını uyandıran bu kızı yanında tutmak için bunu kullanmaya niyetliydi.

-Kötüsün Jonghyun. Ama iyi niyetli bir kötü, diye düşünerek Ezgi’ye baktı.

Eczanede pansuman yaptırdıktan sonra yakındaki bir et restoranına girdiler. Yan yana odacıklardan oluşan, müşterilerin ince duvarlar sayesinde birbirini görmediği bir restorandı. Jonghyun tanınma ihtimaline karşı burayı seçmişti. 

Ezgi kısa zamanda gelen siparişini görünce kendini tutamadan haykırdı.

-İyi ki sana seçtirmişim! Muhteşem görünüyor!

Yemeklerini büyük bir iştahla yemeye başladılar. Ezgi tabağının yarısına geldiğinde başını kaldırıp Jonghyun’a baktı ve gülmeye başladı.

-Yerken arada mola verip nefes almalısın.

Jonghyun gamzeli kahkahalarından birini attı.

-Sadece seni taklit ediyordum. 

Jonghyun Ezgi’nin neşesinden cesaret alarak en baştan beri sormak istediği soruları sordu.

-O adamlar kimdi? Senden ne istiyorlardı? Neden polise gitmek istemiyorsun?

Ezgi vereceği cevabı düşündü ve başını kaldırmadan, yemeye devam ederek konuştu.

-Kim olduklarını ve neler olduğunu bilmiyorum. Ben de bunu öğrenmek istiyorum zaten. Polise gidemem, çünkü neden Kore’de olduğumu bile bilmiyorum. Yani hiçbir şey hatırlamıyorum. 

Başını kaldırdığında Jonghyun’un şaşkın şaşkın ona baktığını gördü.

-Sana biraz karışık gelmiş olmalı. Ama tek söyleyebileceğim bu kadar maalesef. Sanırım yemekten sonra ayrılsak iyi olacak. Eğer başım dertteyse seni de böyle bir durumun içine sürüklemek istemem.

Jonghyun güldü.

-Hiçbir şey hatırlamıyor olman çok garip. Ama adını hatırlıyorsundur herhalde, değil mi?

Ezgi Jonghyun’un az önce söylediklerini umursamadan sorduğu soruya ve sıcacık bakışlarına şaşırdı. “Başkası olsa çoktan yanımdan kaçardı kesin. Ne tuhaf biri. Benden bile tuhaf” 

İster istemez o da gülümsedi.

-Ezgi. Adım Ezgi.

-Böyle dövüşmeyi nerden öğrendin? Bir stilin var diyemem ama akıllıca dövüşüyorsun.

Ezgi güldü.

-Abim. Küçükken onu çok kıskanır ve yaptığı herşeyi yapabilmek isterdim. Kickbox kursuna yazıldığında da peşine takılmıştım. Evde öğrendiklerimizi birbirimizin üstünde denerdik.

Ezgi sanki o günleri hatırlamış gibi belini tutarak yüzünü buruşturdu ve sonra gülümsedi.

-Abimden deneme bahanesiyle az dayak yemedim. Belki de o günler nedeniyle canım pek tatlı değildir ve kendimden irilerin karşısında korkmam. Abim iyi bir eğitmendi. Canım yansa da annemin abime kızmaması için acımı hep saklardım.

Ezgi gülümseyerek yemeğine daldı. Araya giren sessizlikle Jonghyun da yemeğine döndü. 

Jonghyun’un hala sormak istediği onlarca şey vardı. Zamanla Ezgi’nin ona güvendikçe kendi kendisine anlatacağını düşünerek kendini tuttu. Karşısındaki kızın bir suçlu ya da tehlikeli biri olduğuna inanmıyordu. Ezgi kendisine elle tutulur hiçbir sebep, mantıklı hiçbir açıklama veremiyordu. Ama gene de onu bırakmak garip bir şekilde içinden gelmiyordu. Karşısında derin düşüncelere dalmış, sakince yemeğini yiyen kıza baktı. Kalbi onu yanıltıyor olamazdı. “Delirmiş olmalıyım” diye düşündü.

Bir süre sonra yemeğini bitiren Ezgi eliyle hafifçe karnında trampet çaldı. Tıka basa doymuştu. Bir Türk kahvesi olsa üstüne harika giderdi, diye düşündü. Düşüncesine kendi kendine güldü. Şu an bunlar bilinçaltının oyunuysa bile gene de şansını zorlamasa iyi olurdu. 

Ezgi ellerini yıkama bahanesiyle lavaboya gitmek için yerinden kalktı.

Lavaboda kimse yoktu. Çantasını aynanın önüne dökerek içindekileri incelemeye başladı. Her zamanki ıvır zıvır şeyleri, cüzdanı, telefonu ve 2 tane CD vardı. Cüzdanını açıp kurcalamaya başladı. İçinde önemsiz bir miktarda para, pasaport ve… 1 dakika! Öğrenci kimliği mi? Seul Üniversitesine, yani başvurduğu üniversiteye ait kendi adına bir öğrenci kimliği vardı. 

-Okumak için mi burdayım? Peki o adamlar bir öğrenciden ne istiyordu?

Telefonunu elinde çevirerek düşünmeye başladı. 

“Telefonum! Doğru ya!” Hemen son arayanlara baktı. Bugünkü aramalarda sadece annesi vardı. Kendi son aradıklarına geldi. Profesör ChungHo adında birini aramıştı. Sadece 1,5 dakika konuşmuştu. Konuşma saati olaydan yaklaşık 1 saat öncesini gösteriyordu. Üniversiteye gidip onu görmesinin belki yardımı olabilirdi.

Aynada kendine çeki düzen vererek Jonghyun’un yanına dönmek için lavabodan çıktı. Odaya girmek üzereyken içine bir his doğdu. Başını hafifçe çevirdiğinde iki adamın onu işaret ettiğini gördü. Biri aynı zamanda telefonla konuşuyordu. Boyunlarındaki dövme dikkatini çekti. Bugün kavga ettiği adamlarda da aynı dövme vardı. Görmemiş gibi yaparak kapıyı açtı ve içeriye bir adım attı.

Jonghyun kafasını kapıya çevirdi ve gözleri Ezgi’nin başının üstünden dışarıya kaydı. Sessizce konuştu.

-Sen de gördün mü?

-Evet.

-Komut verdiğimde.

-Tamam.


Jonghyun kucağındaki peçeteyle ağzını sakince sildi ve masaya bir miktar para bıraktı. Hemen arkasından sanki az önceki sakin insan o değilmiş gibi hızla yerinden kalktı.

-Şimdi! Koş!

Ezgi’yi bileğinden yakalayarak kalan tek çıkışa, restoranın mutfak tarafına doğru koşmaya başladı. Garsonların ve aşçıların şaşkın bakışları arasında arka kapıya vardılar. Jonghyun kapıyı zorladı.

-Kilitli!

Yandaki merdivenlere gözleri takıldı ve aynı anda aynı şeyi düşündüler.

-Çatıya! Hadi!

Çatının yandaki binayla birleşik olması onlar için büyük bir şanstı. Belki ordan aşağı inmek için bir yol olabilirdi. Koşarken bir taraftan da etrafa bakınarak bir çıkış bulmaya çalışıyorlardı. 

Binanın en kenarına geldiklerinde gidecek yerleri de kalmamıştı. Adamlar az önce çatıya çıktıkları merdivenin başında göründü. Kapana kısılmışlardı. Silahları varsa dövüşmek için şansları bile olmayabilirdi. Anlaşılan her şey buraya kadardı. 

Jonghyun bunları aklından geçirirken hala elini tutmakta olduğu Ezgi’ye baktı. Ezgi’de farklı birşeyler vardı. Bu sadece merak değildi. Daha onu ilk gördüğü andan beri farkında olduğu şey kalbinden tüm vücuduna yayıldı. Böyle bir anda bunları düşünebilmesi ne garipti. Ama kesin olan bir şey vardı. Onu bırakamazdı. Arkasını dönüp onlara yaklaşmakta olan adamlara baktı. Gündüz vakti silah kullanarak ses çıkarmaya cesaret edemezlerdi. Jonghyun Ezgi’yi bırakmayacak ve savaşmadan teslim olmayacaktı. 

Ezgi’yse hala bir çıkış yolu bulabilmek umuduyla etrafa bakınıyordu. Aşağıdaki binadan müzik sesi geliyordu.

Ezgi aşağı baktı. Sadece birkaç metre yukardaydılar. Bir kafenin bahçesi olduğunu tahmin ettiği yerde tam altlarına pofidik bahçe minderlerini yığmışlardı. Tamam, atlamak gene de tehlikeli sayılabilirdi. Ama hala bir şansları vardı. 

Ezgi Jonghyun’a aşağıyı gösterdi.

-Önce ben atlıyorum.

-Hayır.

-O zaman sen atla.

-Hayır.

-Derdin ne senin!

-Burayı biliyorum. Bir tören sonrası Kyuhyun hyung getirmişti. Bu saatlerde amatör gruplar konser için sahneye çıkıyor ve kalabalık oluyor. Beni kesin gören birileri olur. Ve görüntü alırlarsa… Yapamam.

Ezgi şaşkınlıkla ona baktı. Bu durumda bile grubunun itibarını mı düşünüyordu? Yapacak tek şey vardı.

-Üzgünüm, dedi ve elinden tutan Jonghyun’u da peşinden sürükleyerek aşağı atladı.

Zamanlamaları çok iyiydi. Yastıkların üstünden kalkıp başlarını çatıya kaldırdıklarında yukardan onlara sinirle bakan adamları gördüler. 

Jonghyun “Sen delisin” diye söylenmesine rağmen hala Ezgi’nin elini bırakmamıştı. İçeriye girmek için kapıya yöneldiklerinde elinde süpürgesi, olduğu yerde donup kalmış garsonu farkettiler. Onları atlarken görmüş olmalıydı. Ezgi gülümseyerek ona yaklaştı.

-Bence bu gördüklerini kesinlikle kimseye anlatmayacaksın ve hatta bize şapkanı hediye edeceksin.

Cevabını beklemeden teşekkür ederek bembeyaz yüzüyle bir heykele benzeyen garsonun kafasındaki siyah şapkayı aldı ve Jonghyun’a giydirdi. Şapkasını düzeltirken bir taraftan da konuşuyordu.

-Burayı biliyorsan bana çıkış yolunu tarif edebilirsin. Ve beni artık bırakmalısın. Neler olduğunu bilmiyorum ve seni daha fazla tehlikeye atamam.

Jonghyun cevap vermeden Ezgi’yi izliyordu.

Ezgi, şapkayı düzeltmeyi bitirdiğinde Jonghyun’un kendisine baktığını gördü. İlk defa Jonghyun’un bu kadar yakınında olduğunu farkedince içinde bir ürperti duydu. Ne yapacağını bilemeden ve gözlerini ondan alamadan yavaşça ellerini indirdi. 


İkisi de aynı şeyi düşündüğünden habersiz birbirlerine bakıyordu.

-"Onu bir daha göremeyeceğim. Sadece birkaç dakika sonra bu bakışları bir daha göremeyeceğim. Ona ne olacak? Zarar görmesine izin veremem. Yapmam gereken tek şey var."

Sessizliği ikisinin de aynı anda konuşması bozdu.

-"Beni bırakmalısın." / -"Seni bırakmayacağım."





1 yorum:

Hikayenin gizemli olması ve aksiyon barındırması gerçekten çok güzel . Olaylar zaten tam Jonghyun'luk. Bu Ezgi Jonghyun'a neler katacak ne yönde nasıl değiştirecek gerçekten merak ediyorum. Yazan ellerinize sağlık. :) Hikayede Yong Yong'um da yer alır umarım hatta en iyisi mi siz Yonghwa'yı da bana aşık edin eliniz değmişken. :D Eee her hikayenin beslendiği yan karakterler vardır. :)

Yorum Gönderme